Sağlık Haberleri| Ulvi.org

Sağlık

  • Panik halinde doğrulanmayan bilgi olumsuz etkiliyor!

    Pandeminin getirdiği gündem yoğunluğu ile birlikte kendilerini her şeyi bilen olarak ortaya koyan kişilerle sürekli karşılaşma durumu ortaya çıktı. Son dönemde gerçek ve yalan bilgi filtrelemesi yapmanın oldukça zorlaştığını belirten uzmanlar, panik halinde doğrulanmadan alınan bilginin kişileri psikolojik ve fizyolojik açıdan kötü etkileyebildiğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, her konu hakkında bilgisi olduğunu düşünen kişilere karşı çok temkinli ve sorgulayıcı olunmasını tavsiye ediyor.

     

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, her konuda görüş belirten insanlar hakkında değerlendirmelerde bulundu ve bu kişilerin paylaştıkları bilgiler karşısında gösterilmesi gereken yaklaşımlarla ilgili tavsiyelerini paylaştı.

     

    Her şey hakkında fikirleri ve konuşabilme gücü olan, bir nevi her şeyi bilen olmak isteyen ya da kendini her şeyi bilen olarak ortaya koyan kişilerin olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Birey yaradılışı gereği merak duygusuna sahiptir. Merak duygusunun olması geliştiren bir özellik olmasına rağmen bir yandan da kötüye kullanılabiliyor. Son dönemde pandeminin de beraberinde getirdiği gündem yoğunluğu ile beraber, belirsizlik havası oldukça yaygın olmaya başladı. Pandemi sürecindeki belirsizlik, kişileri psikolojik olarak yordu.” dedi.

     

    Bilgi filtrelemesi yapmak zorlaştı

     

    Bilgiye ulaşmak oldukça kolay olduğu için son dönemde gerçek ve yalan bilgi filtrelemesini yapmanın oldukça zor bir hal aldığını ifade eden Taşkın, “Araştırma isteği ile beraber yanlış araştırma teknikleri de türedi. İlk duyulan haberi doğru kabul etme ve bununla beraber bu haberi yayma durumu oldukça yaygın bir hale geldi. Bu durumu psikolojik olarak ele aldığımızda ise stres ve baş etme teorisine göre belirsizlikte bir durumdan daha çok o durumun bireyde kaygı ve stres yaratma özelliği öne çıkıyor. Yüksek düzeyde algılanan belirsizliğin kaygı, endişe ve psikoljik sağlamlılığın bozulması ile doğrudan ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.” diye konuştu.

     

    Yanlış haber kişiyi olumsuz etkileyebiliyor

     

    Belirsizliğe tahammül edebilmek için insanların psikolojide belirsizliğe tolerans olarak adlandırılan beceriye ihtiyaçları olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Belirsizlik toleransı düşük olan insanlar net olmayan, belirsiz durumlarda ruhsal problemler ile karşı karşıya kalabiliyorlar. Böyle bir durumda ise her şeyin uzmanı olduğunu düşünen bir kişinin haberi ile karşı karşıya kalınca o anın heyecanı ve bilgiye ulaşma paniği ile kişi doğru veya yanlışı filtreleyemeden elinde olan tek bilgiye sarılıyor. Böyle bir durumda alınan bilgi hayati olabildiği için kişiyi hem psikolojik hem de fizyolojik olarak kötü etkileyebiliyor.” ifadelerini kullandı.

     

    Her konuda görüş belirtiyorsa temkinli olunmalı

     

    Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, her konu hakkında bilgisi olduğunu düşünen kişilere karşı çok temkinli olunması gerektiğini vurguladı ve sözlerini şöyle tamamladı:

     

    “Bir haber okurken mutlaka kişinin uzmanlık alanı öğrenilmeli. Varoluşsal olarak bilme arzusunun önüne geçip, doğru kaynaklara yönelmek psikojik iyi oluşu ve güvende hissedilmesini sağlayacaktır. Kişilerde güvenli alan oluşumunda en önemli faktörlerden biri de doğru bilgidir. Yanlış bilgi güven kaybına yol açacağı için kişide psikolojik sağlamlılığı sarsabilir. Bireylerin sorgulayıcı yanını ön plana çıkarması kişiye yardımcı olabilir.”

     

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • İşitme kayıplı doğdu, hedefi doktor olmak

    T.C. Sağlık Bakanlığı’nın ‘Yenidoğan İşitme Taraması Programı’na göre Türkiye’de her yıl ortalama 2 bin 500 işitme kayıplı bebek doğuyor. Bu durum akademik başarıya engel değil. İki buçuk yaşında işitme kaybı teşhisi konan, dört yaşında koklear implant ameliyatı yapılan Mahmut Esad Dinçer, üniversite sınavında 770. olarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandı.

    İstanbul’da ticaretle uğraşan bir baba ve öğretmen annenin 19 yaşındaki çocuğu Mahmut Esad Dinçer işitme kayıplı olarak dünyaya geldi. İki buçuk yaşında işitme kaybı tespit edilen ve iki kulağına işitme cihazı takılan Mahmut Esad, dört yaşında da koklear implant ameliyatı oldu. Akademik başarısını üniversite sınavında 770. olarak perçinleyen Mahmut Esad, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yerleşti. 

     İşitme kayıplı doğdu, üniversite sınavında 770. oldu

    Üniversite sınav sonucundaki başarısıyla ailesinin gurur kaynağı olan Mahmut Esad’ın babası Mehmet Akif Dinçer, oğlunun işitme kaybını öğrendiklerinde yaşadıklarıyla ilgili olarak şunları söyledi: “İlk çocuğumuzdu ve durumu kabullenmek zordu. Eşimle derinden sarsıldık, üzüldük. Ailemizde ve çevremizde daha önce böyle bir durumla karşılaşmamıştık. Çözüm arayışlarımız devam ederken, rehabilitasyon öğretmenimiz Selime Altuner, Prof. Dr. Çağlar Batman ve Odyolog Prof. Dr. Ayça Çiprut’a rastlamamız bizim için büyük şans oldu. Her süreçte bize yol gösterdiler, yardımcı oldular.”

     “Ameliyattan 8-10 ay sonra ilk kez anne, baba dedi”

    İşitme cihazı kullanımının ardından koklear implant ameliyatına karar verdiklerini anlatan Mehmet Akif Dinçer, sözlerine şöyle devam etti: “Her geçen gün oğlumuz iyi ki koklear implant ameliyatı olmuş, diyoruz. Rehabilitasyon merkezindeki öğretmenleri ve evde eşimin büyük çabalarıyla Mahmut Esad’ın geçmişte kaybettiği süreyi hızlıca telafi ettik. Seslerden sonra kelimeleri söylemeye başlaması bizi çok mutlu etmişti. Ameliyattan 8-10 ay kadar sonra ilk kez anne, baba dedi.” 

     “Akademik başarının ardında koklear implantın rolü büyük”

    Mahmut Esad’ın akademik başarısının ardında koklear implantın rolünün büyük olduğunun altını çizen Mehmet Akif Dinçer sözlerine şöyle devam etti: “Oğlumuz gibi doğuştan işitme kayıplı çocukların özel olduğunu düşünüyorum. Farkındalıkları ve algıları çok yüksek. Mahmut Esad planlı ve programlı bir öğrenci. Aynı zamanda çok çalıştı, zorluklara rağmen vazgeçmedi ve başardı.”

    “Çocuklarımıza inancımızı kaybetmeyelim”

    Mehmet Akif Dinçer, işitme kayıplı çocukların ailelerine şöyle çağrıda buldu: “Durumu kabullenmek, ümitsizliğe düşmemek, çözüm arayışında bulunmak, pes etmemek lazım. Elbette kolay olmuyor ama başka çözümümüz de yok. Asla çocuklarımıza inancımızı kaybetmeyelim. Zorlu süreçlere, maddi-manevi yıpranmalara ve önyargılara karşı her zaman çocuklarımızın yanında olalım.”

    Cochlear Hakkında:

    Cochlear implante edilebilir işitme çözümlerinde dünya lideridir. Şirket 4.000'den fazla çalışanı ile küresel bir işgücüne sahiptir ve Araştırma ve Geliştirme alanında her yıl 180 milyon dolardan fazla yatırım yapmaktadır. Ürünler, koklear implantlar, kemik iletimli implantlar ve sağlık profesyonellerinin iş yapışını kolaylaştıran yardımcı ürün ve hizmetleri içerir. Cochlear, 1981 yılından bu yana, 180 ülkede her yaştan insanın duymasına yardımcı olan 600.000'den fazla implante edilebilir cihaz sunmuştur.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Çay günlük su tüketimi ihtiyacını karşılıyor mu?

    Soğuk kış günlerinde artan çay tüketimi, su ihtiyacını gerçekten gideriyor mu? Mevsim geçişi ile artan çay tüketimini değerlendiren Diyetisyen Nagehan Afşar, çay içmenin belirli faydaları olsa da su yerine geçmediğini ve su tüketiminin yaşam için elzem olduğunun altını çizdi. Çay tüketimiyle ilgili detayları anlattı.

    Çayın geçmişi ve dünyadaki genel üretimi hakkında bilgi veren Diyetisyen Nagehan Afşar “Çay tüketimi eski zamanlara dayanan geçmişi ile hem ekonomik hem de kültürel anlamda önemli bir yere sahiptir. Dünya genelinde sudan sonra en fazla tüketilen içecek olan çay, başta siyah çay olmak üzere yeşil çay ve oolong çayı (çin çayı) şeklinde üretilir. Yağış oranı bol olan nemli bölgelerde yetiştirilmesine rağmen, çay üretimin yapıldığı ülke sayısı sınırlıdır. Dünyada Türkiye’nin de dahil olduğu 30 ülkede ekonomik anlamda çay üretimi yapılmaktadır. Çayın tüketimi açısından bakıldığında ise Çin ve Hindistan’dan sonra Türkiye’nin 3. Sırada yer aldığı bilinmektedir” dedi.

    “Hastalıklara karşı koruyucu etkiye sahip”

    Çay tüketiminin bazı hastalıklara karşı koruyuculuk özelliğine sahip olduğunun altını çizen Nagehan Afşar “Çay tadı lezzetli bir içecektir. Ayrıca içerisinde bulunan zengin flavonoidler sayesinde kalp ve damar hastalıkları, kanser başta olmak üzere birçok farklı hastalıkta koruyucu etkiye sahip olduğu bilinmektedir” açıklamasında bulundu. Afşar “Çay grubu değerlendirildiğinde; yeşil çayın fermantasyona uğramadan, oolong çayının yarı fermente ve siyah çayın tam fermantasyon ile oluşturulduğunu söyleyebiliriz. İçerik olarak birbirine benzeyen yeşil çay ve siyah çayın sağlık üzerine etkilerini, içerisindeki farklı bileşenler göstermektedir” ifadelerini kullandı.

    “Çayın farklı demleme yöntemleri kullanılarak hazırlanması içerisinde bulunan antioksidan miktarını etkileyecektir” diyen Diyetisyen Nagehan Afşar “Çayın tüketimi esnasında ortak kabul görmüş bir demleme tekniği bulunmamaktadır. Örneğin; Japonya’da yeşil çay 2-3 dakika demlenme süresi ile hazırlanırken, İngiltere’de çay içerisine belirli miktarda süt eklenmektedir. Türkiye’de ise çayın daha yoğun şekilde demlenerek tüketilmesi yaygındır” açıklamasında bulundu.

    Kontrollü tüketim önemli

    Çayın içerisinde kafein barındıran bir içecek olduğunun altını çizen Diyetisyen Nagehan Afşar “Kahve, kakao, bazı yiyecekler ve ilaçlarda olduğu gibi çay içerisinde de kafein bulunmaktadır. Çayın hazırlanma şekline ve demlenme süresine bağlı olarak kafein içeriği değişiklik göstermektedir. Ortalama olarak 1 fincan (200 ml) çayda yaklaşık olarak 40 mg / fincan kafein bulunur” dedi. Çay tüketiminin kontrollü bir şekilde olması gerektiğini belirtten Afşar “Günlük alınacak kafein miktarının fazla olduğu durumlarda bedenimizde sıvı kaybı yani diüretik etkiye sebep olabilmektedir. Ayrıca gerginlik, konsantre olamama ve buna benzer şikayetler oluşturabilir. Bu sebeple tüketiminde kontrollü olmamız gerekmektedir. Oysaki su tüketiminde bu şekilde problemler oluşmamaktadır” açıklamasında bulundu.

    “Su yaşam için elzemdir”

    İnsan hayatı için suyun ne kadar önemli olduğunu daima belirttiğini söyleyen Diyetisyen Nagehan Afşar “Su; yaşam için elzemdir ve bir besin ögesi olarak kabul edilir. Yiyeceklerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınması ve daha birçok faydası bulunmaktadır. Bunun yanında kalsiyum, magnezyum ve flor gibi temel mineralleri sağlamaktadır. Bedenimizde solunum, idrar, terleme gibi metabolizma olayları ile kaybedilen su miktarı yiyecek ve içecek tüketimleriyle yerine konmaya çalışılmalıdır. Bu şekilde bedenimizdeki sıvı miktarı dengede tutulur” açıklamasında bulundu.

    “Su kaybına neden olacak sebeplere örnek olarak, başta yüksek kafeinli içecekler veya yeterli su tüketmemek verilebilir. Bu durum bedenimiz için tehlike oluşturmaktadır” açıklamasında bulunan Afşar “Kafeinli içecekler dolaşım sisteminde kan akışını bozmakta ve doku ve organlarımız yeterli besin ve minerale ulaşamamaktadır. Bu sebeple vücutta yeterli su dengesi hayati önem taşımaktadır. Pratik olarak 35 ml / kilogram hesaplama yöntemini kullanarak su ihtiyacımızı belirleyebiliriz. Böylece sağlıklı su dengemizi günlük koruyarak, yaşamsal işlevlerimizin etkili şekilde gerçekleşmesine katkı sağlayabiliriz” dedi. 

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Salgın Devam Ederken Okul Çağı Çocuklarında Beslenme Düzeni İçin Öneriler

    Okullarda yüz yüze eğitimin devam ettiği şu günlerde çocuklarda özellikle mevsim geçişine bağlı grip ve soğuk algınlığının sıklığı artabilir. Mevsim geçişine bağlı grip ve soğuk algınlığının yanı sıra COVID-19 salgınının da devam ediyor olması okul dönemi çocuklarının beslenmesini daha önemli bir noktaya taşıyor. Sabri Ülker Vakfı, özellikle bu dönemde bağışıklığı desteklemeye yönelik bir beslenme düzeninin sağlanmasının oldukça önemli olduğunu vurguluyor.

    Okul çağı dönemi hem fizyolojik hem psikolojik hem de sosyal gelişimin hızlı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde yaşam boyu devam edebilecek davranışların büyük ölçüde kazanıldığı göz önüne alındığında çocuk ve gençlere sağlıklı beslenme ve yaşam biçimi alışkanlığının kazandırılması, sağlıklı yaşam bilincinin devamlılığı ve yetişkinlikte hastalıklarının önlenmesi açısından önem taşıyor. Çocukları koronavirüs ve diğer hastalık etkenlerinden korumak için alınabilecek en iyi önlem çocukların bağışıklıklarını desteklemekten geçiyor.

    Besleyici bir kahvaltı olmazsa olmaz

    Kahvaltı gece boyu açlıktan sonra ilk enerji alımının gerçekleştiği öğün olması sebebiyle oldukça önemli. Okul günleri, çocukların bu öğünü atlaması sıkça görülen, hatalı bir beslenme davranışı olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan çalışmalarda 3-11 yaş arası çocukların vücuda aldığı oksijenin yüzde 50’sinin beyin tarafından kullanıldığı belirtiliyor. Sağlıklı bir kahvaltı öğünü ile birlikte çocukların okul içi başarıları ve ders konsantrasyonları arttığı biliniyor. Beynin enerji kaynağı olarak glikozu kullanması nedeniyle okul çağı çocuklarında öğün atlanmaması önem taşıyor. Okul dönemi çocuklarının beslenmesinde dikkat edilmesi gerekenler şu şekilde;

    • Protein kalitesi yüksek olması sebebiyle çocukların kahvaltılarında 1 adet yumurta bulunması,
    • Kahvaltılarında süt grubundan bir besinin bulunması,
    • Enerji değeri yüksek ve sağlıklı yağlar içeren fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumların günlük öğünlerinde bulunması,
    • Farklı çeşitlerde, mevsimine uygun meyve ve sebzeleri tüketmeleri,
    • Kahvaltılarının tam tahıl grubu besinler ile zenginleştirilmesi
    • Kahvaltıya teşvik edebilmek için tercih edebilecekleri seçenekler sunulması.

    Sağlıklı beslenme, çocukların obezite, tip 2 diyabet, kanser, osteoporoz, demir eksikliği ve diş çürükleri gibi sağlık sorunlarını geliştirme riskini de azaltan en önemli önleyici tedbirlerden birisidir.

    Fiziksel aktivitenin ihmal edilmemesi gerekiyor

    Önemli faktörlerden bir diğeri ise sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmenin yanı sıra fiziksel aktivitenin sağlanmasıdır. Fiziksel aktivite vücudun hastalıklara karşı daha dirençli olmasını destekliyor. Bunun yanı sıra özellikle büyüme ve gelişme döneminde olan okul çağı çocuklarında kas-iskelet sisteminin gelişmesine de yardımcı oluyor. Özellikle kardiyo-solunum fonksiyonlarının gelişimi, kas gücünü, kas dayanıklılığının desteklenmesi için fiziksel aktivite oldukça önem taşıyor. Bu yüzden çocukların ekran süresi sınırlandırılıp, fiziksel aktiviteye yönlendirilmesi öneriliyor.  

    Yeterli Uykunun Faydaları 

    Çocukların bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasını etkileyen faktörlerden bir diğeri de uykudur. Yeterli uyku çocukların genel sağlığına katkıda bulunurken, konsantrasyonlarını ve akademik başarılarının arttırılmasına da yardımcı oluyor. Yeterli uykuyu alamayan çocukların obezite, tip 2 diyabet gibi sağlık sorunları ile karşılaşma riski artabiliyor. Amerikan Uyku Tıbbi Akademisi (AASM) çocuklar ve ergenler için uyku süreleri için 6-12 yaş arasındaki çocukların günlük 9-12 saat uyumasını, 13-18 yaş arasındaki çocukların ise günlük 8-10 saat uyumasını öneriyor.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Çocuğum grip mi, Covid mi?

    Dünya genelinde grip sezonunda her yıl 3-5 milyon kişi gribe yakalanıyor ve yaklaşık 500 bin kadar kişi grip nedeniyle yaşamını yitiriyor. 2020 yılında Covid-19 pandemisine ilişkin izolasyonların uygulanması, okul ve iş yerlerinin kapalı olması, seyahat kısıtlamaları, sosyal mesafe, hijyen önlemleri ve bireysel olarak maske kullanımının artması nedeniyle grip vakaları oldukça azdı. Ancak 2021-22 sezonunda pandeminin devam etmesine rağmen hareketliliğin tekrar başlaması, okul ve iş yerlerinin açık olması, havaların soğumasıyla kapalı ortamlarda geçirilen vakitlerin artması gibi sebeplerle influenza vakalarının artacağı ve salgın şeklinde olacağı düşünülüyor. Liv Hospital Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Manolya Kara çocuklarda grip ve Covid 19’un nasıl ayırt edileceğini anlattı.

     

    Grip kış ve ilkbaharda sık görülüyor

    Mevsimsel grip hastalığı (influenza); özellikle kış ve ilkbahar aylarında salgınlar yapabilen, öncelikle küçük çocuklar, yaşlılar, gebeler ve kronik hastalığı olanlar başta olmak üzere risk gruplarında hastane yatışlarına neden olabilen ve ölümle sonuçlanabilen önemli bir sağlık sorunudur. 

    Grip, Covid-19 enfeksiyonundan nasıl ayırt edilebilir?

    Grip influenza A ve B virüsünün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalığın seyrinde, ani başlangıçlı yüksek ateş, öksürük, boğaz ağrısına eşlik eden baş ağrısı, halsizlik ve kas ağrısı tipiktir. Solunum sıkıntısı gelişebilir. Bazı olgularda kusma ve ishal gözlenebilir. Bu bulgular diğer solunum yolu virüslerinde ve Covid-19 enfeksiyonunda da gözlenebilir. Sadece klinik bulgulara dayanarak ayırım yapmak mümkün olmayıp tanı için hızlı antijen ya da PCR testleri gibi laboratuvar incelemelerden faydalanılması gerekir.  

    Gribin tedavisine yönelik bir ilaç var mıdır?

    Grip enfeksiyonunun tedavisinde çeşitli antiviral ilaçlar kullanılıyor. İlaçlar özellikle ilk 48 saatte içerisinde başlandığında etkili oluyor. Virüse etken maddeli ilacın ülkemizde şurup ve tablet   formu bulunuyor. 

    Grip aşısı kimlere yapılmalıdır?

    Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) ve Aşılama Uygulamaları Danışma Komitesi (ACIP), tıbbi gerekçeler sebebiyle yapılamayan kişiler dışında (aşıya bağlı anafilaksi öyküsü gibi), 6 aylıktan büyük herkese rutin yıllık grip aşısı öneriyor. 

    Hastalık komplikasyonları açısından riskli bireylere aşı mutlaka yapılmalıdır. Bunlar; 

    • Çocuklar <5 yaş (özellikle <2 yaş)
    • Yetişkinler ≥50 yaş
    • Kronik akciğer hastalığı (astım dahil), kalp rahatsızlığı, böbrek, karaciğer ve kan hastalığı olanlar
    • Diyabet gibi metabolik hastalığı olanlar
    • Bağışıklık sistemi baskılayıcı hastalığı olan ya da ilaç kullananlar (kanser hastaları, organ nakli alıcıları gibi)
    • Gebeler ve emziren kadınlar
    • Aşırı kilolular ve obezler
    • 19 yaşın üstünde uzun süre asprin tedavisi kullananlar
    • Huzurevleri ve diğer kronik bakım tesisleri üyeleri
    • Influenzaya bağlı komplikasyon riski yüksek, hastanede başka sebeple yatan hastalar

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Fizik tedavide termal suya rağbet artıyor

    Bursa’nın şifalı suları ile fizik tedavi ve rehabilitasyon kabuk değiştiriyor

    Bilinen en eski fizik tedavi yöntemlerinden biri olan Termal suyla rehabilitasyon modern tesislerin açılması ve başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere doktorların önerileriyle yeniden popüler hale geldi.

    Stresin en önemli belirtilerinden biri olan kas ağrıları, kırıklar ve eklem rahatsızlıklarının iyileşme sürecinde hayati öneme sahip olan fizik tedavide ilaç dışı yöntemler hastalara doğal rahatlamayı sunduğu için öne çıkıyor.

    İlaç dışı yöntemlerin en çok tercih edilenlerinden biri olan termal sularla birlikte yürütülen fizik tedavi sonucunda ağrılarınıza kalıcı çözümler bulan birçok hastanın yanı sıra genel vücut sağlığını korumak için termal suyla tedaviden faydalanıyor.

    Fizik tedaviyi destekleyici nitelikte olan ve kalıcı sonuçlardan korunmak bakımından oldukça önemli olan termal suyla tedavi vücut direncinin artmasını ve ağrının neden olduğu acının azaltılmasını da sağlıyor.

    Türkiye’nin en önemli fizik tedavi hastane zincirlerinden biri olan Romatem Fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi Bursa Başhekimi Uzm.Dr.Nurten Küçükçakır da termal suyla fizik tedavi ve rehabilitasyonun sürecinin önemine vurgu yapıyor. Küçükçakır ‘’Kaplıcalar fiziksel özellikleri bakımından çok sıcak, sıcak ve soğuk sular olarak sınıflandırılır. Kimyasal özellikleri bakımından ise bikarbonatlı, sülfatlı, tuzlu, kükürtlü, karbon dioksitli, demirli, arsenikli, iyotlu, karışık ve radyoaktif madensuları vardır. Hem fiziksel hem kimyasal içerikleri göz önüne alınarak farklı hastalık grupları üzerinde tedavi edici özellikleri olup; fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı kontrolünde kişiye özel hazırlanan programlar ile fizik tedavi ve rehabilitasyon sürecine ek olarak veya tek başına Kas-İskelet sistemi hastalıklarında büyük yararlar sağlayabilir. ‘’ dedi. 

     Bursa Romatem Fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi Başhekimi Uzm.Dr.Nurten Küçükçakır ’’ Termal sularla birlikte yürütülen fizik tedavilerinde;  Kireçlenmeler, ltihabi romatizmalar, Fibromiyalji yani yumuşak doku romatizmaları, Mekanik bel ve boyun sorunları, Bel, sırt, boyun fıtıkları, Omurga eğrilikleri (kifoz, skolyoz), Çalışma şart ve ortamına bağlı ağrılı tablolar, Ortapedik problemler; kırık sekelleri, ameliyat komplikasyonları, Diz, kalça, omuz protez sonrası rehabilitasyonu, Spor yaralanmaları, Kas hastalıkları, Nörolojik hasarlanmalara bağlı problemler de doktor kontrollü uygulamalarda etkin sonuçlar alıyoruz.’’ Dedi. 

     

    Romatem Wellness Merkezi’nde yer alan hidroterapi merkezi, kaplıcalar ve termal havuzlarda uzman doktorlar eşliğinde şifalı suların faydalarından yararlanmak mümkün. Pek çok otelde termal su hizmeti sunulmasına rağmen bunun bir tedavi süreci olmasının ancak uzmanların da sürece dahil olmasıyla sağlanabiliyor. Romatem’in Bursa’daki hastanesinde bilinen diğer fizik tedavi yöntemlerinin dışında termal suyla rehabilitasyon da konusunda uzman isimlerin eşliğinde yürütülüyor.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • 30 günde horlama sorunundan kurtulmak artık mümkün

    Horlama, uyku ve yaşam kalitesini engelleyen sorunların başında geliyor. Horlama şikayeti olan kişilerin sabahları fazlasıyla yorgun, halsiz ve kalitesiz uykuyla güne başladıklarını belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hamit Çelik, bu rahatsızlığın ‘Su Diyeti’ ile kişinin kilosuna bağlı olarak 1 – 4 aylık süre içinde ve yüzde 95’in üzerinde başarı oranıyla tedavi edilebileceğini ifade ediyor. 

     

    Dr. Hamit Çelik, ‘Su Diyeti’nde en önemli kriterin vücudun yeme alışkanlığının resetlemesi olduğunu vurgulayarak kişinin susadığı kadar suyun yanında bal, pekmez, portakal, roka gibi besinler ile vücuttaki ağır metallerinden arınmasını sağlayan vitamin ve minerallerin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. Çelik, “Hastalarda ilk 15 günde horlama şikayeti azalıyor, diyet sonunda tamamen horlamadan kurtulmuş oluyorlar. Diyetin ardından da kişiye özel besin programı uygulanması son derece önemli.” dedi.  

     

    Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hamit Çelik, sık karşılaşılan horlama sorununa karşı uygulanan ‘Su Diyeti’ hakkında önemli bilgiler paylaştı. 

     

    Horlama ilişkilere de zarar veriyor

     

    Horlamanın Türkiye’de ve dünyada tedavisinin olmadığını vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hamit Çelik, “Horlama rahatsızlığı olan bireyler genelde 7 – 15 yıl süresince şikayetleri devam ediyor, doktora başvursalar dahi bu probleme çare bulamıyorlar. Sabah da fazlasıyla yorgun, halsiz ve kalitesiz bir uykuyla güne başlıyorlar. Genelde bu kişiler ikili ilişkilerinde de sorun yaşıyor. Aynı evde, uyudukları odayı da ayırmak zorunda kalıyorlar. Normalde en faydalı tedavi gece uyumadan önce cpap cihazı kullanımı olarak kabul ediliyor, hastalar gece cihaz kullanarak uyuyorlar ancak onunla uyumak da çok zor oluyor.” dedi.

     

    ‘Su Diyeti’ ile horlamadan kurtulmak mümkün

     

    Horlama rahatsızlığına çözüm bulmak için araştırmalar yaptığını belirten Çelik, “Hangi kiloda olursa olsun su diyeti uyguladığımız her hasta, sadece bir aylık süreç içinde horlama sorunundan yüzde 95’in üzerinde kurtulabiliyor. Bu diyette kişiye susadığı kadar su içmesini tavsiye ediyoruz. Yanında da diyete devamlılık sağlaması için tek bir besin öneriyoruz. Bu besin bal, pekmez, maydanoz, roka, portakal, elma veya meyve suyu olabiliyor. Yalnız hasta bunların hepsini değil aralarından sadece birini kullanıyor.” ifadelerini kullandı.

      

    Diyet süresi hastanın kilosuna bağlı değişiyor

     

    Hastanın kilosuna bağlı olarak diyetin en az 30 gün sürdüğünü ifade eden Çelik, “Bu süre 60, 90 ve 120 güne kadar çıkabiliyor. Diyete başladıktan sonra hasta sürekli olarak kontrolümüz altında oluyor. 3 ve 4 günde bir sürekli iletişim halinde oluyoruz. Bu diyette asıl amacımız hastanın yeme alışkanlığını resetleyerek öncelikle vücudundaki bütün ağır metallerden kurtarıyoruz, toksinler, artık maddeler, bakteri, parazit ve mantarlar temizleniyor. Dolayısıyla vücut, bu artık maddelerden arındığı için toparlanıyor, organlar dinlenmiş oluyor, organ yetmezliği ortadan kalkmış oluyor ve fabrika ayarlarına geri dönmüş oluyor.” diye konuştu.

     

    Su diyetinin en önemli kriteri ‘açlık’

     

    Uzman Dr. Hamit Çelik, ‘Boğaz bölgesindeki toksinler, bakteriler, mantarlar ve ağır metallerin birikimine bağlı soluk borusu ve ses tellerinin etrafındaki mukoza yapısı kendini salıyor’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Su diyetiyle vücuttaki bütün toksinler, ağır metaller atıldığı zaman boğaz kısmı kendini toparlıyor ve horlama rahatsızlığı da ortadan kalkmış oluyor. Su diyetinde en önemli kriter açlıktır. Yanında verdiğimiz besinler de açlığı sürdürebilmesini sağlıyor. Kişinin kan, böbrek ve tiroid değerleri yüksek olsa bile su diyeti ile bu değerler normal seviyesine dönmüş oluyor.”

     

    Bu besinlere dikkat!

     

    Su diyetinde 15’nci güne yaklaşıldığında yavaş yavaş horlamanın azaldığını belirten Çelik, “Hastalar genelde bir anda horlamanın kesildiğini söylüyor. Diyet bittiğinde de hastaya beslenme programı veriliyor. Örneğin içinde un olan, rafine şeker katılan ve kızartma şeklinde hazırlanmış tüm gıdalar program dışında kalıyor. Mangalda etin üzerinde yanmadan dolayı siyah kalmış tüm yerler aslında toksindir. Bunların vücuda girmesini istemiyoruz. Bunların dışında olan her şey tüketime serbest oluyor.” ifadelerini kullandı.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Hemoroidlerin Kesisiz, Ağrısız ve İzsiz Tedavisi Mümkün

    Ülkemizde oldukça sık görülen sağlık problemlerinden biri olan hemoroid, aynı zamanda hastaların utanıp çekinmesi nedeniyle tedavisi geciktirilen hastalıkların da başında geliyor. Yaşam kalitesini oldukça düşüren bu sorun, ileri evrelerde zorlu bir ameliyat sürecini beraberinde getirebiliyor. Ancak gelişen teknolojiyle beraber hemoroid ameliyatlarında uygulanmaya başlayan ağrısız, acısız ve kesisiz doppler hemoroid yöntemiyle bu süreç çok konforlu şekilde atlatılabiliyor. Üstelik standart hemoroid ameliyatları sonrası özellikle ileri yaşlarda yaşanan gaz ve gaita kaçakları gibi sorunlar da ortadan kalkıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Ediz Altınlı, hemoroidal arter ligasyonu (bağlaması) adı da verilen doppler hemoroid yöntemi hakkında bilgi verdi. 

    Kesi olmadığı için ağrı, acı yaşanmıyor

    Hemoroid ameliyatlarında yeni teknolojide hemoroidal arter bağlaması adı verilen doppler ile yapılan bu işlem minimal invaziv bir yöntemdir, yani hastada herhangi bir kesi söz konusu olmaz. Genel anestezi altında yapılan kesisiz yöntem, özel bir sistemle dikerek gerçekleştirilir ve hemoroidlerin ileri evrelerinde de yapılabilmektedir. 

    İleri yaşlardaki gaz ve gaita kaçaklarını önlüyor

    Dışarı açılan hemoroidler bir akordeon gibi düşünülürse açılmış olan akordeonun dikilerek kapatılması gibi bir işlem şeklinde tanımlanabilmektedir. Hem hemoroide giden kan damar akımları kesilir hem de hemoroid yerine yerleştirilir. Yani hastada hemoroidler yerinde kalmaktadır. Hemoroidler özellikle ileri yaşlarda gaita ve gazı tutmaya yarayan yardımcı organellerdir. Standart hemoroid ameliyatlarında hemoroidler tamamen alınmaktadır. Bu da ileri yaşlarda gaz ve gaita tutmayı engelleyebilmektedir. Ancak doppler hemoroid ameliyatlarında bu komplikasyon tamamen ortadan kalkmış olmaktadır. 

    1 gün yatış sonrası iş ve sosyal yaşama dönüş

    Standart hemoroid ameliyatlarında hemoroidler kesilerek alınmaktadır ve yerine dikiş yapılmaktadır. Bu ağrılı bir işlem olabilmektedir. Doppler işleminde ise kesi yoktur dolayısıyla ağrı ve acı hissedilmemektedir. Özel bir ultrasonik doppler sistemiyle hemoroide giden damar bulunmakta ve özel bir cihazla dikilerek boğulmaktadır. Hemoroidlerin tam olarak yerine yerleşip oturması 60-90 gün sürmektedir. Hastaların bu süre zarfında gaita yaparken dikkat etmeleri gerekir. Bu nedenle ameliyat sonrası hastalara gaitayı yumuşatıcı ilaçlar verilmektedir. Hastalar 1 günlük hastane yatış sonrası günlük yaşantılarına, iş hayatlarına ertesi gün dönebilmektedir. Ertesi gün işe geri dönüş, araba kullanmak, yürüyüş yapmak gibi normal günlük faaliyetlerini gerçekleştirebilir hale gelmektedir. Ameliyattan sonra 1 hafta kadar acı, baharatlı ve ekşi besinlerden kaçınılması önerilmektedir. 1 haftanın sonunda herhangi bir diyet kısıtlaması yapılmamaktadır. İşlem sonrası herhangi bir iz kalmamaktadır. Başarı oranları oldukça yüksek olan bu işlem Türkiye’de en çok Memorial Bahçelievler Hastanesi’nde uygulanmaktadır.  

    En ileri evre hemoroidlerde dahi uygulanabilir

    Genelde 1. evre hemoroidlerde ameliyat düşünülmemektedir. Diyet düzenlemesi ve ilaç tedavisi ile hastalar rahatlayabilmektedir. Ancak 2. 3. ve 4. evrelerde ameliyat gündeme gelmektedir. Doppler yöntemi 2. 3. ve hatta 4. evreye de uygulanabilen bir yöntemdir. 4. evre hemoroidlere doppler yöntemi uygulayabilen merkez dünyada çok azdır. Teknik olarak zor bir yöntem olmasına rağmen başarılı sonuçlar elde edilmektedir. 

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • İlişkilerde kavgayı önlemek için yumuşak başlangıç tavsiyesi!

    Çiftlerin uzun ve sağlıklı ilişki yaşayabilmelerinin sırrının ilişki becerileri olarak adlandırıldığını belirten Medical Park Tarsus Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzman Klinik Psikolog Meriç Mavi, “Araştırmalar çiftlerin anlaşmazlıklarını yumuşak bir dille gündeme getirerek birbirlerinden gelen etkiyi kabul etmelerinin bir beceri olduğunu gösteriyor. Yumuşak başlangıçların olmadığı her tartışmanın sert bir bitişinin olabileceğini baştan kabul etmek gerekiyor” dedi.

     

    İlişkilerle ilgili teorilerin 1960'larda ‘karşılıklılık, mukabele, kısasa kısas’ gibi ilkelere dayandığını dile getiren Medical Park Tarsus Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzman Klinik Psikolog. Meriç Mavi, “Bu düşünce 1970'lerde yerini ‘almak için ver’ modeline bıraktı. Bu model, 1977'de Bernard Murstein'in yaptığı araştırmada karşılıklılık kavramında çiftlerin ilişkide muhasebe yaparak duygusal alamda tahribat oluşturduklarını ortaya koydu. İlişkilerde yaşanan pozitif durumlardan çok, negatif durumlarda karşılıklılık ilkesinin gerçekleşmesi, ilişkilere oldukça zarar verdi. Geniş aileyi kapsayan durumlar, aile içi finansal krizler, bireysel kararlarla ilgili karşılıklı saldırılar gibi örnekler genel olarak çiftlerin olumsuza olumsuz olarak yanıt verdikleri durumlardır” diye konuştu.  

     

    İlişkilerde kısasa kısas durumu olabilir

     

    Çiftlerden birinin negatif tutumuna diğerinin de negatif cevap vermesini ‘kısasa kısas’ olarak değerlendirebileceğini ifade eden Uzm. Klnk. Psk. Meriç Mavi, şu bilgileri paylaştı: 

     

    “Bir eşin diğerine ‘Sen burada beni küçük düşürdün’ şeklinde sitem etmesi karşılığında ‘Hak etmiştin v.s. gibi suçlayıcı bir yanıt alması, ilişkilerde kısasa kısas modeline bir örnektir. 

    Hâlbuki bu olumsuz yaklaşım sert bir giriş olsa da, “Seni küçük düşürdüğümü düşünmen beni üzdü, bunun üzerinde konuşmak ister misin” şeklinde bir karşılık verebilirsek, yapıcı bir diyalog geliştirebiliriz. Fakat öfke ön planda olduğunda bu diyaloğun gerçekleşmesinin neredeyse imkânsız olduğunu savunan birçok çift vardır. Birçok kişi bu durumun gerçekleşmesi için kişilerin sinirlerinin alınmış olması gerektiğini düşünüyor.”

     

    İlişkilerdeki çatışmaların yüzde 70’e yakını çözümlenemiyor

     

    Çiftlerin uzun ve sağlıklı ilişki yaşayabilmelerinin sırrının ‘ilişki becerileri kavramı’ olarak adlandırıldığını işaret eden Uzm. Klnk. Psk. Meriç Mavi, “Araştırmalar çiftlerin anlaşmazlıklarını yumuşak bir şekilde gündeme getirerek birbirlerinden gelen etkiyi kabul etmelerini bir beceri olduğunu gösteriyor. Yumuşak başlangıçların olmadığı her tartışmanın sert bir bitişinin olabileceğini baştan kabul etmek gerekiyor. Bunun yanı sıra, ilişkide çatışmaların olmayacağını varsaymak ya da tartışmaların çözüm bularak sonlanacağını düşünmek çok da gerçekçi değil. Araştırmalara göre, çatışmaların yüzde 69’u daimidir yani çözümlenmez. Bu durumda çatışmaların zamanla yeniden gündeme gelebileceğini anımsamakta fayda vardır. Görmezden gelmek, geride kaldığını umarak ilişkiyi sürdürmeye çalışmak bir süre sonra zorlayıcı olmaya başlar” ifadelerini kullandı.

     

    Duygular ağır basabilir

     

    Çiftlerin problemleri için çözüm yolları ararken birbirlerini mantıklı olmaları yönünde uyardıklarını vurgulayan Uzm. Klnk. Psk. Mavi, “Çalışmalar, insan beyninde ve hatta beyin korteksinde, duygu ve mantığın entegre olduğunu göstermiştir. Duygu olmadan problemlerin çok iyi çözüleceğini söyleyemeyiz. Duygu, öncelikleri belirlemede ve sezgilerle konunun anlamını ele alma açısından problem çözme işleminde esastır” diye konuştu.  

     

    Şiddet varsa birlikte danışmanlık alınamaz

     

    John ve Julie Gottman’ın kaleme aldığı “Gottman Çift Terapisi” makalesinde çatışmaların hangi duygu sonrasında başladığı, hangi duyguyla devam ettiği ve ilişkiler hakkında bilgiler verildiğini belirten Uzm. Klnk. Psikolog Mavi, şu açıklamalarda bulundu:

     

    “Gottman Çift Terapisi’nin ilişki becerilerini yeniden kazanabilmek için müdahale yöntemleriyle ilerlediğini söyleyebiliriz. Diğer yandan çiftlerin şiddet söz konusu olduğunda bir arada danışmanlık alabileceklerini söylemek doğru olmaz. Karakterolojik dediğimiz aile şiddeti belli bir suçlu ve kurbanın olduğu şiddet türüdür. Şiddet, çatışma olarak değerlendirilemez. Devam eden yaralanmalar, örselenmeler, şiddetli korkutmalar nedeniyle gelen çiftin ilişki becerilerini tekrar kazanmaya çalışması mümkün olmayacaktır.”

     

    Partnerlerinden bağımsız tarama yapılabilir

     

    Çift terapilerinde kullanılan ölçeklerin kişilerin hem bireysel hem de ilişkisel süreçleriyle alakalı bilgiler verebileceğini ifade eden Uzm. Klnk. Psk. Meriç Mavi, “Gerektiğinde diğer branşlardan destek istenir. Çiftler taramaların partnerlerinden bağımsız, bireysel olarak yapılması gerektiği konusunda bilgilendirilir. İkinci görüşmelerine bireysel olarak gelirler. Taramalar bu seansta ele alınır. İlişkisel becerilerin kazanımı için psikoterapi seanslarının ne sıklıkla ve ne kadar süreyle devam etmesi gerektiği uzman tarafından danışanlarına aktarılır” diyerek sözlerini noktaladı.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Çocuğunuza Ödev Sorumluluğu Kazandırmak Sandığınız Kadar Zor Değil

    Ödev yapmak çocukların sorumluluğu olsa da bazen ebeveynler, ödevler yüzünden çok zorlu zamanlar yaşayabiliyor. DoktorTakvimi uzmanlarından Psk. Dan. Sıla Salantur çocuklara ödev sorumluluğu kazandırmanın ipuçlarını paylaşıyor.

     

    Ebeveynlerin birçoğu çocuklarına “Ödevini yap” demekten yoruluyor, çocuklarının bu sorumluluğu onlar söylemeden yapmasını istiyor. Ancak çocuğa ödev yapma sorumluluğunu kazandırmak görevi yine ebeveynlere düşüyor. DoktorTakvimi uzmanlarından Psikolojik Danışman Sıla Salantur, ödev yapma sorumluluğu konusunda kilidi açan anahtarın çocukla ebeveyn arasında kurulan ilişki köprüsü olduğunu söylüyor. Ebeveyn ile çocuk arasında bağ yoksa hiçbir disiplin yönteminin işe yaramayacağını hatırlatan Psk. Dan. Salantur, bu bağı kurmak için nasihat, uyarı, kıyaslama, hakaret barındırmayan büyük bir dikkatle çocukla geçirilen anların sayısını çoğaltmakla gerektiğinin altını çiziyor. Psk. Dan. Salantur, “Size en çok çocuğunuz ile yaptığınız ne kahkaha attırıyor? Oyun oynuyorsanız bu sürenin ne kadarında çocuğunuzla olan an'ın içinde kalabiliyorsunuz? Ne kadarında “Şu oyun bitse de en sevdiğim diziyi izlesem… Şu maili atayım oyun bitince… Uyusa da yarın için yemeği hazırlasam gibi cümleler ne sıklıkta geçiyor zihninizden? Cevabınız “Evet çok sık” ise o halde şüphesiz ki çocuğunuzla ödev konusunda yaşadığınız zorluğun üstesinden gelmeniz neredeyse imkânsız. Çocukların gözünde sürekli olarak yapması gerekenleri hatırlatan ve beklenileni yapmadığı durumlarda da parmak göstermek ceza veren ebeveynler olursa çocukların tek öğrendiği ebeveynleri tarafından koşullu sevildikleri olur. Bu nedenle öncelikle bu bağı kurmanız gerekir” diyor.

     

    Çocuğunuzla toplantı yapıp karar alın

    Çocuğa ödev yapma sorumluluğu kazandırmak için bağın yanı sıra disiplinin de önemine değinen Psk. Dan. Salantur, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Çocuğumuzla bu konuda bir ortak karar toplantısı yapmak ve sınırların konduğu bu evrede çocuğumuzun kararlarını da göz önünde bulundurmak pozitif disiplin yöntemleri arasında yer almaktadır. “Ödevlerini bizlerin sana "Hadi!" demesine gerek kalmadan yapman için neye ihtiyacın var? Ödev öncesi bizimle ortaklaşa yapmak istediğin bir etkinlik var mı? Hangi dersin ödevinden başlamak senin içsel motivasyonunun artmasına yardım eder?” gibi sorularla soru ile ödev yapılma eylemine ilişkin somut ve uygulanabilir kararlar vermelisiniz. Ardından da “Bu karar senin için uygun mu? Değiştirmek istediğin bir kısım var mı?” diye sormak ve memnun olmadığını hissettiğimiz durumda da kararı yeniden gözden geçirmek etkili sonuçlara ulaşmanızı sağlayabilir.”

     

    Ebeveyn olmak, çocukluğumuzun devamı demek

    Ebeveynlerimizle ödev konulu ilişkimizdeki benzer örüntüleri kendi çocuğumuzla olan ilişkimizde de birebir gözlemliyor olmamızın bir tesadüf olmadığını söyleyen DoktorTakvimi uzmanlarından Psk. Dan. Sıla Salantur,   “Ebeveyn olmak, çocukluğumuzun devamı. Bir de çocukluğumuzda edindiğimiz inançlarımız var. Bunların bir kısmı olumluyken bir kısmı da olumsuz olabiliyor. “Ben değersizim, yetersizim”  gibi… Peki, çocuğumuzun ödev yapmaması benim kendimle ilgili hangi inancımı besliyor ve bundan dolayı büyük bir rahatsızlık duyuyor olabilirim? Bana benim yetersiz olduğumu söylüyor olabilir mi? Çocuğumun ödevinden duyduğum rahatsızlık acaba benim kendi geçmişimle ilgili olabilir mi? Ebeveyn olmak, kendimizle olan temasımızı arttırmak adına pek çok perde aralıyor esasında. Bize düşense perdenin ardında olup biteni fark etmek ve dönüştürmek” diyor.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Kansızlığa Karşı Meyve Suyu Tüketin

    Uzmanlar, kansızlık ve kansızlığa bağlı olarak görülen demir eksikliğinin özellikle çocukların zihinsel gelişimi üzerinde geri dönülemez etkilere neden olduğunu söylüyor. Besinlerden alınan demirin emilimi için C vitamininin şart olduğunu söyleyen uzmanlar, meyve suyu tüketmenin çok önemli olduğunu belirtiyor.

     

    Hayat kaynağı olan kanın azalmasıyla ortaya çıkan kansızlık ve ona bağlı demir eksikliği yaşam kalitesini azaltıyor. Demir eksikliğinin özellikle çocukların zihinsel gelişimi üzerinde önemli bir rolü olduğunu ifade eden uzmanlar, besinlerden alınan demirin emilimini arttırmak için meyve suyu tüketilmesi gerektiğini belirtiyor. 

     

    Kansızlığın kandaki hemoglobin miktarının azalması olarak tanımlandığını ve bunun da. demir eksikliğine neden olduğunu belirten  Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, demir yetersizliğinin genellikle büyümenin çok hızlı olduğu çocukluk ve ergenlik çağı ile hamilelik döneminde ortaya çıktığına dikkat çekti. İnanç, “Dünyada her 5 erkekten biri, her 3 kadından biri, her 2 gebeden biri ve her 5 çocuktan biri kansızlık problemi yaşar. Ancak pek çoğu bu durumlarının ne yazık ki farkında olmuyor. Gelişmiş ülkelerde 0- 5 yaş arası çocuklarda kansızlığa rastlanma sıklığı yüzde 4 ile 20 arasında iken, az gelişmiş ülkelerde aynı yaş grubunda bu oran yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Ülkemizde ise kansızlığa rastlama sıklığı maalesef yüzde 50 gibi oldukça yüksek bir oran olarak seyrediyor”dedi.

     

    C vitamini demir emilimini artırıyor

    Demirin hem hayvansal hem de bitkisel besinlerde bulunduğunu kaydeden Prof. İnanç, “Besinlerdeki demirin tamamı vücutta emilemez. Aldığımız demirin yararlı olabilmesi için C vitamini içeren besinlerle birlikte tüketmeliyiz. Örneğin yemekle alınan 500 miligram C vitamini, demirin emilimini 6 kat artırır. Bu nedenle vitamin alımını artırmak için meyve suları iyi bir kaynaktır. Özellikle C vitamini içeren portakal suyu, ananas suyu ve greyfurt suyu gibi meyve sularının, yüksek miktarda protein ve demir içeren öğün ile birlikte tüketilmesi demir emilimini artırır. Kansızlıktan korunmak ve kansızlık oluştuktan sonra daha etkin ve hızlı bir şekilde tedavi edilebilmek için her yaş grubunda vitamin kaynağı olan meyve suyu tüketimine özen gösterilmelidir” ifadelerinde bulundu. 

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Besinleri Tüketirken Bunlara Dikkat!

    İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, değerlendirmelerde bulundu.
     

    İdeal ağırlığın korunması için sağlıklı beslenme ne kadar önemliyse, vücut dengemizi korumak ve sağlıklı bireyler olabilmemiz açısından besin türleri, pişirme yöntemleri ve tüketim şekilleri de önem arz etmektedir. Besinleri fırında pişirmek veya haşlama yöntemi ile hazırlamak sağlıklı yağ asitlerini kaybetmeden ve protein denatürasyonuna yol açmamış olacaktır. Besinleri pişirme yöntemlerinin yanı sıra tüketme şekilleri de bu açıdan önemlidir. Etleri kıyma formuna getirmeden bütün halinde pişirip tüketmek, alacağınız protein miktarının yüksek olmasına yardımcı olur.

     

    El hijyeni eksikliği enfeksiyon sebebi!

     Yemekten hemen önce su içilmemesi de, sağlık açısından önemlidir. Mide asit dengesini söyle seyrettikten sonra yemeye başlamak ağız yoluyla alınacak mikropların artmasına ve hastalık riskinin oluşmasına sebebiyet verir. Bu sebeple yemeklerden yarım saat 45 dakika öncesinde su tüketimi sonlanmalı yemek bitiminden sonra tekrar su tüketimi ile devam edilmelidir. Ağız yoluyla alınabilecek mikroplar daha çok el hijyeniyle alakalı olduğu görülmüştür. Eller iyi temizlenmeden ya da dezenfekte edilmeden yemeye başlandığında, mide bağırsak hastalıklarına yol açabilecek bir çok viral enfeksiyona sebebiyet verebilmektedir.

     

    “Ellerin mutlaka yıkanması gerekiyor”

    Herhangi bir yemeği el ile yediğimizde aslında hastalıklara büyük bir kapı açıyoruz. Elimizi iyi yıkamadığımız ve el hijyenimiz yeterli olmadığı zaman, el ile tüketilebilecek besinler olan; hamburger ve sakatat tarzı besinler, bedenimizin içerisine elimizde bulunan mikroorganizmaları göndermiş oluyoruz. Bu nedenle; hamburger gibi el ile yenen yemekleri dikkatli tüketmenizi öneririm.
     Besinleri tüketirken eldiven kullanılması kısmen daha avantajlıdır. Ancak orada da eldivenli olarak ellerin mutlaka yıkanması gerekir. Eldiven pudrasının olmamasını ve mümkünse steril eldiven tercih edilmesini tavsiye ederim.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Her 5 kadından biri miyom sorunu yaşıyor!

    Rahmin düz kas tabakasından kaynaklanan iyi huylu tümörler olan miyomlar, doğurganlık çağındaki kadınlarda oldukça sık rastlanan bir hastalık. Öyle ki ülkemizde her 5 kadından birinde, çapı ufak veya büyük, az ya da çok sayıda  ‘miyom’ tespit ediliyor! Vücuttaki östrojen seviyelerinin daha yüksek olması nedeniyle sıklıkla üreme çağındaki 18-45 yaş grubundaki kadınlarda görülen miyomlar, rahim alınması operasyonlarının en sık nedenini oluşturuyor. 

    Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, miyomların hastaların çoğunda herhangi bir şikayete yol açmadıkları için genellikle rutin muayeneler sırasında tesadüfen tespit edildiklerine dikkat çekerek, “Miyomlar bazı hastalarda ise düzensiz ya da miktarı artan adet kanaması, kasık bölgesinde ağrı, kabızlık ile sık idrara çıkma gibi yakınmalara neden olabiliyor. Daha da önemlisi, rahim içerisinde yerleşmiş olan miyomlar hamilelik oluşumunu önleyebiliyor; hamilelik oluşsa bile tekrarlayan düşüklere veya erken doğuma yol açabiliyor. Herhangi bir yakınma oluşturmayan miyomlarda düzenli aralıklarla takip yeterli gelirken, yaşam kalitesini düşüren sorunlara yol açtığında veya anne olmayı önlediğinde ise ilaçla veya cerrahi olarak müdahale etmek gerekiyor” diyor.

    V-NOTES ile ‘izsiz’ ve ‘ağrısız’ ameliyat! 

    Günümüzde miyom ameliyatlarının büyük çoğunluğu, hastalara açık cerrahiye göre daha az hastanede kalış süresi ve daha kısa sürede günlük aktivitelere dönüş imkanı gibi önemli konforlar sağlayan ‘laparoskopik’, bir başka deyişle kapalı yöntemle yapılabilir oldu. Son yıllarda teknoloji dünyasında atılan dev adımlar sayesinde laparoskopik ameliyatlarda hastaların yüzünü güldüren önemli bir gelişme daha yaşandı; tüm işlemlerin ‘doğal açıklıktan’ gerçekleştiği V-NOTES yöntemi! 

    Dünyada ve ülkemizde birkaç yıldır uygulanan V-NOTES yönteminin hastalara sağladığı en dikkat çekici faydaları; tüm işlemlerin doğal açıklıktan uygulanması nedeniyle karın bölgesinde kesi izi oluşturmaması ve bu sayede operasyon sonrasında ağrı oluşumunu önlemesi! Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, “V-NOTES cerrahisi; karın duvarına hiçbir kesi yapmadan, laparoskopik aletler eşliğinde, doğum kanalından gerçekleştirilen cerrahi yöntem demek. Miyomların izsiz ve ağrısız çıkarılmasını sağlayan bu yöntem sayesinde hastalar ameliyat sonrasında hastaneden aynı gün taburcu olabiliyor; kısa sürede iş ve günlük yaşamlarına dönebiliyorlar” diyor. 

    Karın bölgesinde ‘iz’ olmuyor

    Tıp dünyasında büyük heyecan yaratan V-NOTES yöntemi; özellikle çocuk istemeyen ve büyük miyomlar nedeniyle düzensiz adet kanaması, sık idrara çıkma, kabızlık, cinsel ilişki sırasında ağrı ve sürekli oluşan kasık ağrısı nedeniyle rahmin alınması gereken hastalarda uygulanabiliyor. Ayrıca rahmin korunmasını isteyen hastalarda, özellikle rahmin dış kısmına yakın yerleşimli miyomlarda da kolaylıkla yapılabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı  Doç. Dr. Cihan Kaya, gerek rahmin korunduğu gerekse tamamen alındığı durumlarda başvurulabilen V-NOTES yönteminin nasıl uygulandığını şöyle anlatıyor:

    “Doğum kanalının en derin noktasına yapılan 2-3 santimlik kesilerden karın boşluğuna ulaşılıyor. Bu yöntem için özel olarak geliştirilmiş, doğum yolunu koruyucu platformlar yardımıyla, karın içerisindeki organlar görünür hale getiriliyor. Ardından miyomlar kamera ve laparoskopik aletler yardımıyla vücut dışarısına alınıyor. Doğum kanalı tekrar onarılarak operasyon tamamlanıyor” 

    Ameliyat sonrasında ‘ağrı’ sorunu yaşanmıyor! 

    Klasik laparoskopide karın cildine ve cilt altı dokulara yapılan ufak kesiler ve ameliyat süresinin uzun olması gibi etkenler nedeniyle, ameliyat sonrasında özellikle alt karın bölgesi ile kesi yerlerinde ağrı gelişebiliyor. V-NOTES yönteminde ise tüm işlemler doğum kanalında gerçekleştiği ve ortalama 30-45 dakika gibi kısa bir sürede tamamlandığı için ameliyat sonrasında ağrı sorunu yaşanmıyor. 

    Hastalar normal doğum yapabiliyor

    Yöntemin sağladığı bir başka önemli fayda ise ameliyat süresinin kısa olması ve karın bölgesinde kesi olmaması sayesinde hastaların aynı gün taburcu olabilmeleri. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, “V- NOTES ameliyatından sonra hastalar ortalama 6-18 sonra evlerine dönebiliyor, iş ve günlük aktivitelere kısa sürede dönüş yapabiliyorlar. Karın bölgesinde kesi yeri fıtıklarının gelişmemesi ve kesi izlerine bağlı kozmetik kaygıları önlemesi de bu yöntemin diğer önemli faydasını oluşturuyor”   diyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, ameliyat sonrasında hastaların normal doğum yapabileceklerini de sözlerine ekliyor.  

    Hangi jinekolojik sorunlarda uygulanıyor?  

    • Miyomlar 
    • Ağır adet kanaması 
    • Erken evre rahim kanseri
    • Yumurtalık kistleri
    • Dış gebelik
    • Rahim sarkması
    • Tüp ligasyon (bağlanması) istemi
    • Tüp bebek öncesi tüplerin alınması

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • İKÇÜ’lü Bilim İnsanından ALS Hastalığı Tedavisine Yeni Bir Metot

    İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) Mühendislik-Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi,  İKÇÜ Merkezi Araştırma Laboratuvarları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Dr. Öğretim Üyesi Nusret Kaya, ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) hastalığının tedavisi için yaptığı proje ile  Japonya’nın en saygın ilaç firması Takeda Bilim Vakfı tarafından desteklenmeye layık görüldü.

    Dr. Öğretim Üyesi Nusret Kaya, ALS hastalığı tedavisinde, kan beyin bariyerini aşabilecek yeni bir metot geliştirdiği projesinin laboratuvar çalışmalarını Japonya’da bulunan Kumamoto Ünivesitesi, Eczacılık Fakültesinde yapacak.

    15 aylık labortauvar çalışmaları için destek alan Dr. Öğr. Üyesi Kaya’ya, Takeda Bilim Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Yuji Iizawa tarafından “Seçici Kurul tarafından yapılan tavsiyeye dayanarak, ALS tedavisi için yeni nanopartiküllerin geliştirilmesi çalışmanız 2022 mali yılı için Uluslararası Burs Programımızın bir üyesi olarak kabul edildiğinizi bildirmekten mutluluk duyuyoruz.” açıklaması gönderildi.

    Dr. Öğretim Üyesi Nusret Kaya, çalışmasının desteklenmesi ile ilgili memnuniyetini paylaşırken “ Elde edilecek hibrit ilaç etken maddesi, AuNP'ler yardımı ile kan-beyin bariyerini geçebilir ve serebral sıvıya kolayca yerleşebilir. Bu sayede ALS tedavisinde en önemli reaksiyon basamağı olan radikalik tepkimenin başlatılması amaçlanmıştır. Proje Japonya’da bulunan Kumamoto Ünivesitesi, Eczacılık Fakültesinde gerçekleştirilecektir.”dedi. Kaya İKÇÜ’lü bilim insanı olarak Japonya’da geliştirilecekleri çalışmaları, Türkiye’ye taşıma hedefinde olduklarını söyledi. 

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

  • Türkiye’de 75’e Yakın Tescilli Tıbbi Bitki Çeşidi Bulunuyor

    KÜAD (Kozmetik Üreticileri ve Araştırmacıları Derneği) tarafından düzenlenen 5. Uluslararası Kozmetik Kongresi son gününde de yoğun ilgi ile katılımcılarını ağırlamaya devam ediyor. Kongre başından sonuna devam eden sektörle ilgili yapılan geniş kapsamlı oturumlar katılımcıları sektöre dair yeni stratejilere yönelmeye teşvik ediyor. Ayrıca kongrede bir araya gelen sektör temsilcilerinin uzun soluklu iş birlikleri oluşturmalarına da imkân sağlıyor. Ülkemiz bakımından kozmetikte kullanılabilecek bitkilerin üretimine başlanması ülke ekonomisi açısından önem arz ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Tunçtürk “Yapılan araştırmalar doğrultusunda Türkiye’de yaklaşık 75’e yakın tescilli tıbbi bitki çeşidi bulunuyor” dedi.

    Sektöre dair önemli konuları ile Prof. Dr. Nezih Hekim, Prof. Dr. Murat Tunçtürk, Dr. Julia Sangyi Han, Liudmila Yarovaya, Uzm. Dr. Fatma Akpınar, Agnieszka Szopa ve Katarzyna Gawel Beben kongrede yerlerini aldı.

    KORE TRENDİ KÜRESEL TRENDLERDEN ÇOK FARKLI

    2021-2022 Kore Güzellik Trendleri başlığı altında konuşma yapan Dr. Julia Sangyi Han, “Kore trendi, küresel trendlerden çok daha farklı bir alanı ifade ediyor. Bu anlamda, Kore kozmetik trendlerini birkaç başlık altında toplamak mümkün. Bu başlıklardan birini de hiper kişiselleştirme konusunu kapsıyor. Konuyla ilgili olarak, insanlar artık yüksek tatmin duyacağı ürünleri tercih ederken kendisi için daha etkili ürünü alma eğilimi gösteriyor. Buradan “Dünya’da tek bir ürün var o da benim ürünüm” mantalitesi ile hareket ediliyor. Kozmetik ürünlerin üretim kısmına bakıldığında ise 2022 için pazar trendlerinin oluşmaya başladığını görüyoruz. Sonuç olarak, yakın gelecekte artık ürünlere sürdürülebilir paketlemeler yapılacağı anlaşılıyor” diye konuştu. 

    KOZMETİK BİRKİLERİNDE 170 MİLYON DOLARLIK İHRACAT

    Kozmetik bitkilerin sürdürülebilir hasadı üzerine açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Murat Tunçtürk “İlk insanların sağlık, gıda ve kozmetik gibi pek çok alanda bitkileri kullanmaya başlamasından bu yana bitkiler yaşamın önemli bir parçasını oluşturuyor. Ülkemiz bakımından kozmetikte kullanılabilecek bitkilerin üretimine başlanması ülke ekonomisi açısından oldukça büyük önem arz ediyor. Yapılan araştırmalar doğrultusunda Türkiye’de yaklaşık 75’e yakın tescilli tıbbi bitki çeşidi bulunuyor. Ülkemizden kekik, defne yaprağı ve anason kozmetik bitkileri olarak ihraç edilirken bu bitkilerle yaklaşık 170 milyon dolarlık ihracat söz konusu” dedi. 

    EN ÖNEMLİ CİLT AÇMA KOZMETİĞİ BİTKİ ÖZÜTLERİNDEN ELDE EDİLİYOR

     

    Doğal orijinli cilt parlatıcı içerikli ürünler hakkında sunum yapan Hücre ve Doku Kültürü Laboratuvar Bakanı Katarzyna Gawel Beben, “Dünya’nın yüzde 90’ı cilt anlamında lekeler, çiller gibi estetik sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Küresel analizlere bakıldığında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’i bu konuda oldukça büyük yatırımlar yapıyor. Ayrıca, kozmetikte artan bitki kullanımı en önemli cilt açma kozmetiği bitki özütlerinden elde ediliyor. Bu doğrultuda, yapılan çalışmalar devam ederken kozmetik ürün üretimlerinde hayvanlar üzerindeki deneylere ciddi yasaklar gelirken şu an Avrupa Birliği’nde hayvan testleri tamamen yasaklandı” dedi.

    Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Başa dön tuşu